VergiRaporu Yazar Fotoğrafı

Vergi Müfettişi, Hazine ve Maliye Bakanlığı

Serdar KILIÇ





  • Düz oranlı KDV rejiminin arkasında iki temel saik vardır: Birincisi özellikle küçük mükelleflere kayıt düzeninde basitlik sağlayarak vergi uyum maliyetini düşürmek; ikincisi ise sahte belge kullanımını engellemektir. Rejime tabi mükelleflerin, istisnalar hariç, indirim hakkının kaldırılması özellikle ikincisine hizmet edecektir. Öte yandan, bu sistemde normal defter kayıt düzeni devam etmektedir. Sistemin özünü oluşturan husus, KDV indirim mekanizmasının rejim dışındaki mükellefler için kaldırılmamasıdır. İşletmelerin kayıt altına alınabilen vergilendirilebilir geliri olduğu sürece neredeyse her zaman ödenecek KDV doğacaktır. Çünkü gelire sektörlere göre değişen düz oran uygulanarak net KDV hesaplanmaktadır. Ülkemizde benimsenmesi halinde en büyük zorluk, optimum sektörel vergi oranlarının tespitinde yaşanacaktır. Vergi idaresinin bu süreçte sektör temsilcileriyle yakın işbirliği içerisinde olması faydalı olacaktır.

  • Öteden beri, karbon emisyonları küresel ısınmanın ve bu nedenle iklim değişikliğinin başlıca etkenlerinden biri olarak görülmektedir. Fransız Hükumeti emisyonları azaltmak amacıyla yeni motorlu araçların alımında uygulanmak üzere yeni bir vergi teşvik sistemini, diğer adıyla bonus-malus?u, 1 Ocak 2008 tarihinde uygulamaya sokmuştur. Sistem az kirleten araçları ödüllendirip, fazla kirleten araçları cezalandırmaktır. Bir aracın iyi veya kötü olduğunun belirlenmesi ise kıyaslama yani pivot noktasına ve vergi dilimlerine bağlıdır. Temiz araçları diğerlerinden ayırt ettiği için, bu sistemin çevrenin korunması noktasında etkili bir araç olduğu düşünülmektedir. Fakat bu politika, şayet tüketici tercihi büyük ölçüde ödüllendirilen araçlardan yana olursa, belli hallerde arzu edilmeyen çevresel ve mali sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle, karbon emisyonlarını azaltmak olan nihai hedefe ulaşmak için, sistemin tasarlanması sürecinde çok dikkatli olunması hayati önem arz etmektedir.

  • OECD Model Vergi Anlaşmasının 10 ila 12. maddelerinde bulunan gerçek lehtar kavramı, mükellefler, vergi idaresi ve mahkemeler gibi uygulayıcıların gözünde henüz berraklığa kavuşmuş değildir. Bunun anlaşılabilir birtakım sebepleri bulunmaktadır. Öncelikle, Model anlaşma metnine ilk dercedildiğinde, o zamanlarda Kıta Avrupası hukuk sistemlerinde bu anlama karşılık gelebilecek bir kavram bulunmamaktaydı ve bu durum aşağı yukarı geçerliliğini halen de devam ettirmektedir. İkincisi, OECD Yorumunda sınırlı bir tanım bulunmakta ve Yorum bazı Kıta Avrupası hukuk sistemli ülkelerdeki uygulamada bağlayıcı olmayan ikincil bir hukuk kaynak teşkil etmektedir. Bu yüzden söz konusu tanım uygulamaya yeterince ışık tutamamaktadır. Son olarak, kavram uygulanırken anlaşmanın özerk anlamı içerisinde kalınmalı ve daha öteye, yani Anglosakson hukuk sistemli ülkelerin emanet/vekâlet hukukunda yer alan anlamlarına gidilmemelidir, Şüphesiz, Model Anlaşmanın kendi metni içerisine yeterince sarih bir açıklama dercedilmeli, böylece söz konusu kavramın önemi vurgulanacak ve anlam üzerinde daha iyi bir uzlaşma sağlanacaktır,

  • OECD Model Vergi Anlaşması'nın, klasik egemen devlet paradigmasını önemli bir şekilde etkileyen 27. maddesi, akit devletlere, vergilerin tahsilatında birbirlerine yardım sağlamayı kararlaştırabildikleri bir çerçeve oluşturmaktadır. 27. madde, OECD Modeli'ne 2003 yılında eklenmiştir ve o tarihten bu yana maddeyi önemli sayıda ülke uygulamıştır. Madde temel olarak iki tür yardımlaşma sağlamaktadır: Akit devletlere ait vergilerin tahsilatı ve bu vergiler hakkında koruma tedbirleri alınması. 26. maddede olduğu gibi, bu madde de Model Anlaşma'nın kapsanan kişiler ve kavranan vergilerine ilişkin önemli birtakım istisnalar getirmektedir. Madde sayesinde sağlanan sınır ötesi işbirliği, şüphesiz vergi kaçağına karşı yürütülen küresel mücadele ortamını akit devletler lehine güçlendirmekte ve genişletmektedir.

  • İdari bir kararla 1979 yılında mütevazi bir birim olarak İç Gelir İdaresi (IRS) içerisinde kurulan Mükellef Ombudsmanlığı Ofisi, o tarihten bu yana köklü değişiklikler geçirmiş ve çok geniş yetki ve sorumluluklarla donatılmıştır. Ombudsmanlığı yasal zemin üzerinde kurumsallaştıran ilk önemli değişiklik 1988 yılında yapılmıştır. Bu değişikliği, ABD Kongresine tamamen tek başına rapor gönderebilmek gibi birçok yetkiyi de içeren ve birimin ismini Mükellef Avukatlığı Ofisi olarak değiştiren 1996 yılındaki ikinci bir reform paketi takip etmiştir. Mükellef Avukatlığı, IRS'in 1998 yılında tabi olduğu köklü reform ve yeniden yapılandırmadan da nasibini almıştır. Birimin unvanının önüne "ulusal" kelimesinin eklenmesiyle kalınmamış, aynı zamanda kurum halihazırda IRS içerisinde sahip olduğu geniş özerkliğe de ulaşmış oldu. Diğer taraftan, Türkiye'deki Kamu Denetçiliği Kurumu olan Ombudsman- lıkla kıyaslandığında, Ulusal Mükellef Avukatlığı mevcut konumuyla vergicilik açısından çok daha etkin ve yetkili bir kurumdur. Ne de olsa kurum, vergi hukuku alanında uzmanlaşmış ve bizzat IRS içerisinde bağımsız bir şekilde konumlandırılmıştır.

  • Vatandaşlık temelli vergilendirme, ABD gelir vergisi sisteminin temel dayanaklarından birini oluşturmaktadır. ABD ve Eritre böylesi eşi benzeri görülmemiş bir vergilendirme sistemine sahip yegane ülkelerdir. Bu durumu, en azından civil law hukuk sistemi içerisinde yaşayanlar için, daha da ilginç kılan nokta ise, ABD dışında yaşayan vatandaşların da aynen ABD'de yaşayanlarla aynı şekilde vergilendirmesi gerektiğine ABD Kongresinin değil, bizzat Yüksek Mahkemenin 1924 yılında karar vermiş olmasıdır. Dahası bu uygulama, olumsuz etkileri ve ABD'nin uygulamadaki yalnızlığı dolayısıyla da oldukça tartışmalıdır. Öte yandan, FATCA'nın kanunun uygulanmasında IRS'e yardımcı olması beklenmektedir. ABD'nin diğer devletlerle imzalamış olduğu vergi anlaşmaları bile, ABD'nin kendi vatandaşını vergilendirmesi hakkını korumaya yönelik olarak birtakım hükümler içermektedir. Bu çalışma vatandaşlık temelli vergilendirmenin arkasındaki temel saik ile uygulamanın etkileri üzerinde durmaktadır.

  • Dünya tarihinin tartışmasız en yıkıcı virüs salgınlarından biri olan COVID-19, yeryüzünde 190’dan fazla ülkeye sıçramış durumdadır. Virüsün hem kamu sağlığı ve toplumsal hayat üzerinde hem de küresel ekonomi üzerinde olumsuz neticeler ortaya çıkaracağı öngörülmektedir. Bu nedenle birçok ülke, salgının öngörülen zararlı sonuçlarını önlemek veya an azından hafifletmek amacıyla gerekli önlemler almaktadır ve almaya devam edecektir. Bu önlemlerin bazıları oldukça kapsamlı, diğer bazıları ise dar kapsamlıdır. Hâlbuki başarıyı sağlayacak olan, önlemlerin kapsamlılığı veya sayısının fazlalılığı değil, uygulanabilirliği ve etkinliği olacaktır. Bu çalışma, tarihin en ölümcül pandemilerinden birinin yaratacağı olumsuz mali ve ekonomik sonuçlarla mücadelede 35 ülkenin almış olduğu vergisel tedbirlere odaklanmıştır.

  • Dünyadaki birçok çağdaş vergi sisteminde olduğu gibi, Türkiye?de de kısmi bölünme sonucu oluşacak kârlar belli birtakım koşullar altında kurumlar vergisine tabi değildir. Öte yandan, daimi temsilcilerinin kısmi bölünmesi sonucu yabancı ana şirketler tarafından elde edilen ortaklık paylarının elden çıkarılmasının Türkiye?de nasıl vergilendirileceği gerçekleştirilen işlemin önemli bir boyutudur. Esas mesele, çalışmada örnek olarak verilen olayda belirtilen hisselerin elden çıkarılması işleminde, Türkiye?nin imzalamış olduğu bazı Çifte Vergi Anlaşmaları?nın, yani Hollanda, İspanya, Lüksemburg ve Almanya ile imzalananların, 13. maddesi hükmü kapsamında vergilendirme yetkisinin kimde olacağıdır. Bu bağlamda, bu çalışma özellikle bahse konu dört Anlaşma?nın Sermaye Değer Artış Kazançları başlıklı 13. maddesinin hükümlerini kıyaslamayı amaç edinmektedir. Diğer taraftan, bu şekilde gerçekleşen elden çıkarmaların ulusal düzeyde nasıl vergilendirildiğini değerlendirmek bu makalenin kapsamı dışındadır

  • Yaklaşık on yıldan fazla bir süredir, özellikle tüm dünyadaki vergi cennetleri tarafından uygulanan zararlı vergi uygulamalarıyla uluslararası düzeyde gerçekleşen çarpıcı bir mücadeleye şahitlik edilmiştir. Zararlı vergi uygulamaları ve vergi cennetlerinin, uluslararası mâli akımların ve ticari faaliyetlerin adil ve güvenli bir şekilde vergilendirilmesinin önündeki en büyük engellerden biri olarak görülmesi, söz konusu mücadeleyi başlatan şey olmuştur. Başlangıçta sıfır veya çok düşük düzeyde vergi oranlarına sahip ülkeler hedef alınmışken, zamanla bu odak söz konusu ülkelerden, vergi konularında bilgi değişimi hususunda işbirliği yapmayan ülkelere doğru kaymıştır. Beklendiği üzere, bayrak OECD ve kısmen Avrupa Birliği tarafından taşınmıştır. Bu yüzden makale, hareketi yönlendiren bu örgütler tarafından başlatılan iki girişim üzerinde ağırlıklı olarak durmakta ve ayrıca algı değişikliğine vurgu yapmaktadır.